insana derler ya bazen içindeki kurtcukları dök diye... kurtcuğun günahı nedir bilmem küçücük dünyasında hapsolmuş insanın içine... Dökersin kurtcukları da sen mi kazanırsın be fani... Kurtçuk kazanır bi defa daha özgürce yaşamayı hayatını... Sokakta yürürken bile görmezden gelirsin ana baba geninden mütevellit ufacık kalmış canlıları... Yalnızca ayakkabı nuramanı bırakabilirsin ufacık karıncanın hayatında ; Bıraktığın izse karıncanın mezar taşında doğum - ölüm tarihi = 45 (ayakkabı numarandır) :(( ... Biz mi büyüğüz yoksa onların dünyası mı bizlerden büyük ??? anlayamıyoruz bir türlü... Ki bizim dünyamızda bize büyük geliyor belkide !!! Cadde cadde, sokak sokak gezmek istiyorsunuz çölleri,ormanı,okyanusu ve daha birçok adressiz adresi... Hepsinde varacağınız nokta farklıdır diye heyecanlandırıp dururyorsunuz kendinizi... Heryer bilinmez de olsa ordadır ve biliniyordur aslında... Ama sen bulamadğın için daha önceleri,hep küçük çarpıntıların üstünü örtmek için birkez yüreğim ferahlasın gitsin dersin... Halbuki çıkmaz sokak gibidir dünyada hapsolmuş insan ve yüreğin... Kelebek kadar kısa ama güzel bir yaşam yerine uzun ama çileli olanı yeğlersin hep... Herkese hep hepte herkese çok gelir,ama herkes hep uzun ve çilelisini ister hayatın... Çile de çekmek istemez,ama çilesiz de gitmek istemez...Tezattır baştan sona hayatın, anlam veremezsin... Güzeli,çirkini farketmez aslında...Çünkü uzunsa güzeldir diye ümit edilir hep... Güzel-çirkin-kısa-uzun-şişman-zayıf-genç-yaşlı...diye gider çoğu zaman insana verdiğiniz değer... Ama bilinmez ki onlar insan oldukları için Güzel-çirkin-kısa-uzun-şişman-zayıf-genç-yaşlı olmaya mahkumdurlar... Kimyasıdır yaşamın bu insan psikolojisindeki...Yani psikoloji de bir kimyadır evvelinde... Ama derslerde karıştırmayın diye ayırırlar her dünyevi çığırtkanlığı... Yoksa tadı tuzu olmaz diye korkardınız dünya çorbasının... Karmaşıklıktan korktuğunuz gibi... Sanki düzen size vaat etmiştir MUTLULUĞU,korkacak birşeyin olmadığını ve hep mutlu olmayı... Oysa siz düzenli olmadan mutlu olabileceğinizi gözünüzden çok sevdiğiniz göz bebeğinizde görememişsiniz... Görmekte ilginç bir olaydır ya ; dünyanın çirkinliklerini gören mi karlı ? yoksa kör olan mı ? Bu soruya cevap bulmak istemiyorum çoğu zaman ve onu da diğer benzerleri gibi sadece boşluğa bırakmak istiyorum... Ki vicdanım sahte rahatlıklarla dolsun; insan olduğum halde izin verdiğim açlıktan ölümleri görmesin... Yeterince güçlenmeden insanlara karşı gelip,körü körüne ölümleri yenemeyeceksiniz... Ama yine de duyarsızlığınız kadar insan oalcaksınız...Bunlar cevabı olan sorular ki bir de olmayanlar vardı !!! Cevapsız sorular olmasa dünyada kaç kişi yaşardı onu da merak etmiyor değilim !!! Ama bir şeyin cevabı var ve bulamadan gidiyor trilyonlarca insan hücresi çürüyerek toprağa... Onun cevabını ise ancak bulduğun zaman anlıyorsun !!! Anlıyorsun ama anlamamazlıktan geliyor ve bir daha anlamamak bir daha...diye inat ediyorsun doyumsuzluğunla... Hayat uzun ve bilinmezlerle dolu bir tren yolculuğu gibi...Ki siz hep bilinmezler vagonunda doğarsınız bu trenin... Ve hep bir bilinmez vagon olmaya devam edecektir burada... Hayat boyu öğretilir,öğrenirsiniz birşeyleri,ama bir türlü bilinmez hala vardır hayat treninizde... Bir vagondan diğerine geçiş yoktur çoğu zaman, çünkü vagonlar arası ancak istasyonlarda görünür ve orada bile geçilemezdir o ara... İstasyonları da severim,ayrılıkları olsa da sevdiklerinden,uzun ve düşündürücü yolculuklara gideceğinizi bilmekte esrarengiz bir hoşluktur... Ama bilirsin yine aynı istasyonda biraraya geleceğini sevdiklerinle... Son durakta etten,kemikten,sinirden oluşan bir beden midir istasyona inen ??? Hiçbirzaman öyle olmamıştır ; her fani gibi istasyona ancak başka birşey inmiş, Fakat yolculuğa yine resimleriyle bir ressam,yine eserleriyle yaşayan bir yazar,yine icatlarıyla bir mucit,yine anılarıyla,düşünceleriyle... Yine bir insan devam etmektedir vagondaki koltuğunda gözlerini camdan dışarıya dikmiş hayatı izleyen... Aslında bazı istasyonlarda yaşlısı iner,bebek olanı biner... Yerdeğiştirme gibidir,doğanın dengesidir,kabul etmek istemesekte kabullenmemiz gerekendir... Akış o kadar hızlıdır ki ; çoğu şeyi kaçırırsınız görme eşiğinizden... Eşik dediğimiz de duyularımızın sınırlarının zorlasak ta biryere kadar çıkabileceğini söyler bize... Yani istesekte varolanı tamamen göremeyiz ya da duyamayız ya da tadamayız ya da... Ama biz yine varolanı gördüğümüzü,duyduğumuzu,tatdığımızı,vb. sanarız her daim... Sinemanın perde önündeyizdir herzaman,ama bir türlü göremeyiz arkada ne olup bittiğini... Başrolde oynasakta ; sanki film şeritleri bizden bağımsız,bizim hayatımızla alakalı değilmiş gibi... Hepimiz birer başrol oyuncusuyuz bu filmde,bir o kadar da seyirciyiz oynadığımız oyuna... Başrol oyuncusu dedikse ; en büyük oyuncu olamazsınız hiçbir zaman... Çünkü bu öyle bir oyunki büyüğü öldürüp yerine küçüğünü getirip,zamanla onu da öldürüp,yerine... Akan sular kadar berrak, basit ve anlaşılır bir senayosu vardır bu oyunun... Ama anlamak istemez bu senaryoyu insan ; Çünkü anladıkça küçüklüğünü,basitliğini ve olgunlaşmamış bir meyvenin yeşilliğini hisseder kişiliğinde... Ki THE END istasyonuna geldiğinde tren, o zaman içinizdeki kurtçuklardan daha küçük olduğunuzu anlarsınız... Ve hatta bilmezsiniz ki !!! ölünce kurtlanacak bedeniniz,yenip bitirilecek toprak tarafından yok edilecek bir et,kemik yığını daha... Sonunda yine kurtcuk kazanacak ve ona göre bu film mutlu sonla bitecek... :))) .........................................................................................
müziksiz olursa ayıp etmiş olurum :))
Çok eskilerden çikolata renkli sanatçıların çoğalmaya başladığı zamanlardan bir beyaz abimiz :)) ERIC CLAPTON - TEARS IN HEAVEN
• 2008-01-02 16:53:46 - christmas:)
melankolik blogcu'dan....:)